Evet Siz Doktorlar.. Yazım Bozuk Diye Üzülmeyin!

Herkesin sorduğu ortak bir soru var “Size bu kadar bozuk yazmayı okulda mı öğretiyorlar?”. Tahmin ettiğiniz gibi doktorların reçete yazmalarından bahsediyorum. Aslında artık yeni geçilen sistem nedeniyle aciller dışında pek reçete yazmaz oldular-yaşasın teknoloji ve bilgisayarlar:)

Bu yazılar çoğunlukla okul döneminde bozuluyor aslında. Özellikle eski yöntemlere alışmış, kitaptan satır satır okuyup sonra da sınavlarda kelimesi kelimesine isteyen hocalar yüzünden. Saatlerce not tutmak zorunda kalıp sonrasında yazdığın yazıları okuyamıyorsun:) Tabi her sınıfta olduğu gibi mutlaka en önde oturan ve bütün bunlara rağmen inatla inci gibi yazan “inek” diye nitelendirdiğimiz bayan öğrencilerden birinden tuttuğu notları alır, fotokopisini çektirirsin. Olan sadece saatlerce yazdığın yazıya olur.. -Sakın kimse alınmasın, çünkü bazı dersler için o yazısı alınan kişi ben olurdum:)-.

Sonra hastane koridorlarında hocanın peşinden koşuştururken not almaya çalışmaya başlarsın.. Bir süre sonra yazı mı yazmışsın oymalı resim mi çizmişsin belli olmaz. Bütün bunları hallettin diyelim o güzel not tutan arkadaşların sayesinde, ama nöbetlerde tek başınasın, yapayalnız:) İşi başından aşkın çömez asistan şaşkın ördek yavrusu gibi sağa-sola koşuştururken iş yükünü azaltmak için senin önüne bir dünya hasta orderı koyar ve kısa süre içinde yazmanı bekler. Yazmasına yazarsın ama senden önce yazanın yazılarını okuyabilirsen. İşte burda sanatçı kişiliğin devreye girer ve enfes bir resim kopyalamaya başlarsın:) “Evet şunun kuyruğu azıcık kısa kalmış biraz daha uzatmalı..”;)

Sonunda mezun olursun ve o reçeteleri yazacaksındır. Bunun keyfini sürersin, bi süre.. İlk göreve atandığım yerde günlük hasta sayısını sorduğumda 24 saatte 2 doktor ortalama 800-1000 hasta dediler. Bana düşen kısmı 12 saatte-ki gece saatlerini çok yoğun olmadığını düşünürsek 8 saatte 300-400 hastaya tekabül ediyor. İlk duyduğumda bu sürede bu kadar insan sadece önümden geçse ancak bakabilirim demiştim:) Ama bakılabiliyormuş öğrendim.. Ve işte bir sürelik keyif burdan sonra ızdıraba dönüşüvermeye başladı.

Yazın düzgünse/okunaklıysa bir de eczacı kalfalarıyla uğraşmak zorunda kalıyorsun. Çünkü en ufak harf düzeltmesini bile yaptırmak zorundalar. Hastane koridorlarında kovalamaca başlıyor. Siz önde hastayla beraber müşadedir, yoğun bakımdır gezerken arkanızdadır eczacı kalfası, sizin nefes almak için durduğunuz anın peşinde düzeltme yaptırabilmek için. Bu nedenle yazımı bozmak için çok çaba sarf ettim, sırf kalfalar peşimi bıraksın diye ama olmadı. Hala çok net ve okunaklı yazıyorum. Yazımı bozmamın bir yolunu bilen varsa hala öğrenmeye hazırım:) Doktorların yazıları neden bu kadar bozuk demeyin, bunu yapmak isteyip beceremeyenler mevcut, unutmayın..:)

Not 1 : Resimler alıntıdır.
Not 2 : Bu yazı Mydestiny'nin isteği üzerine yazılmıştır:)
Reklamlar

Gel de İnan.. Günlük Hayatın İçinde…

 

 Evde kalmış kızların ya da onlara evde kalmış muamelesi yapanların ve duyduğum andan beri ne kadar şaçma olduğunu düşündüğüm bir batıl inançtan söz etmek istiyorum.. Bu bizim evde kalmış kızlarımız yeni bir çift evlendikten sonra gerdek gecesinin sabahında gelin hanım daha yataktan çıkmadan odasına dalarlar.. Ve gelin kızımız bu evde kalmış kızların burnunu sıktığında bu evde kalmış kızlarımızın kısmeti açılırmış:)) İnanırsan tabi..

Çoğu kişinin bildiği başka bir inançta; başka birinin elinden kesici bir alet alamayanlar için. Bıçak olsun, makas olsun önce bir yere koydurtur sonra alırlar. Mantığı nedir, temelini nereye dayandırırlar bilmem. Bir kurgu yaratmak gerekirse; bu kişinin bir doktor, hatta bir cerrah olduğunu düşünsenize.. Ameliyat sırasında “Hemşire Hanım neşter!” der, hemşire neşteri uzattığında “Masaya bırak ordan alıcam ben” demesinde ki absürtlüğü..

Afyon’lular bu işe ne der bilmiyorum ama aldığım duyumlara göre Afyon kalesi çok hayırlı bir yermiş:) Evlenmek isteyen hanımlar buraya çıkar, kaleden şehre karşı “Ben evlenmek istiyorum” diye bağırdıklarında kısmetleri açılırmış.. Bu kısmet açmak için daha neler var neler.. Evlenen kişinin ayakkabısının altına isim yazdıranlar mı dersin, nişan kurdelesinden yutanlar mı!! Be evlenmek pek önemli bişey sanırım, bu kadar batıl inanç türediğine göre.. Evlenenlere sormak lazım bunun kerameti nedir diye:)

Kulak çınlaması durumunda kendinden bahsedildiğine inanılır. Sol kulak çınlarsa kötü, sağ kulak çınlarsa iyi bahsediliyordur. Bir rivayete göre kulak çınlaması rahatsızlığı olan Van Gogh, buna daha fazla dayanamamıştır. Adam haklı 7-24 hakkında konuşulmasına dayanamayıp bunları duyacağıma hiç duymayayım diyerek kesmiş kulağını.. Sağ avuç içi kaşınırsa para gelecek, sol avuç içi kaşınırsa para gidecek inancı da bunun başka bir versiyondur. Bunların temeli sağın iyiliği solun kötülüğü temsili.. Kahrolsun solcular!!! Sol tarafımı kesip atsam çözüm olur mu acaba?!

Başka bir inanışta göbek bağıyla ilgilidir. Çocuğun ilerde nerde olmasını istiyorsan göbek bağını oraya gömersen eğer büyüyünce onunla ilgili bir işte bulunurmuş. Evde tutarsan çok evcimen olurmuş. Ben buna tamamen karşıyım-göbek bağım hala evde ama ben sokak çocuğu gibiyimdir:) Adliyenin bahçesine gömersen hakim ya da savcı.. Ama ya ters teper de mahkemelerden kurtulamazsa.. Çok tehlikeli bir inanış aman dikkat.. İyi yerlerde olsun derken çocuğun başını yakmayın:)

Aş eren hamile kadın o sırada neye bakarsa çocuğu ona benzermiş. Burda mantık hatasımı var nedir? Aş erdiği sırada muhtemel aş erdiği şeye bakması gerekmiyor mu? Tamam bahsi geçtiği sırada olanları saymazsak yine de hatırı sayılır bi oranı aş erdiği şeye bakıyordur. Yani çevremizde karpuza, eriğe ve bunun gibi şeylere benzeyen insanların olması gerekmiyor mu? Benim hiç tanıdığım bir karpuz yok, sizin var mı? 😉

Ayna kırmak 7 yıl uğursuzluk getirir inancına göre ben sanırım 2 ömürlük uğursuzluğa sahibim:)  Merdiven altından geçmenin uğursuzluğu ya da kara kedi görmenin getirdiği uğursuzluklar da bunlarla rekabet edebilir düzeyde yaygın.. Düşündümde ben epey uğursuz bir insanmışım yahu..

İlk aklıma gelen batıl inançlar bunlar.. Eminim bir çoğunu sizde biliyorsunuzdur, hatta eminim inandıklarınız da mevcuttur. İlginç olanları bizimle de paylaşın:))

Not : Resimler alıntır.

Uyusunda Büyüsün…

Uykuya bu kadar düşkün ve seven bir insan olarak azıcık da olsa bundan bahsetmemek olmaz. Bizde genetik çok uyumak.. Ablam da benim gibi anlayacağınız.. Amca kızları da:)

Uykuyla ilgili bir çok bozukluk var aslında ama ben çok fazla detaya girmeden sadece kaliteli uykudan bahsetmek istiyorum. Dinlenmek için asıl önemli olan uykunun süresinden ziyade kalitesidir. Uyku sırasında uyanmaların, irkilmelerin ve vücut hareketlerinin sayısının artması ve derin uykunun azalması uyku kalitesi bozukluğunun göstergeleridir. Kaliteli uyumak için ne yapıyoruz, uykuda az hareket ediyoruz. Gerekirse kendimizi yatağa bağlıyoruz:)) Benim gibi bütün gece yorganla kavga ederseniz sabah yorgun uyanırsınız.

Uyku Hijyeni için dikkat edeceğimiz noktalara gelirsek;

  • Gün boyunca kendinizi uyanık hissetmeye yetecek kadar uyumalıyız, daha fazla değil. Yatakta geçirilen zamanın azaltılması uykuyu yoğunlaştırır, yatakta fazla zaman geçirilmesi ise uykunun bölünmesine neden olur. Yatak keyfine son.. Keyif yaparsan uykusuz kalırsın..
  • Her gün uyabileceğiniz bir sabah uyanma saati olmalıdır, haftasonları da dahil olmak üzere. Pazar sabahı da geç saate kadar uyuyup sonrasında yatak keyfi yapamayacaksak ne anladım bu uykudan ben.

  • Geceleri olmamak kaydıyla düzenli egzersiz yapılmalıdır. Sabahları bizim parkta emekli asker amca egzersiz yaptırıyor. Hep beraber.. 1, 2, 3..
  • Gürültülü ortam uykuyu bozabilir. Televizyon karşısında uyumalara son.
  • Fazla sıcaklık uyku kalitesini bozduğu için oda belli bir sıcaklıkta olmalıdır. Bana göre 30 derece, sana göre?
  • Uykudan önce hafif bir atıştırma uykuyu iyileştirebilirken, ağır bir yemek ve aşırı sıvı almak tersi etki yaratır. Uyuyalım derken ya reflü olucaz, ya obez..
  • Kafeinli içecekler uykuyu bozar. Kronik alkol ve tütün kullanımı da uyku kalitesini bozar. Uyku saatinden en az 6 saat önce bu gıdaların alınması kesilmelidir. Kahve bağımlıları size bu madde.. Bağımlılığa son!! Ah şu nikotin.. Sigara mı, uyku mu? Uyku mu, sigara mı? Bul karayı al parayı;)

 

  • Alkollü içecekler uykuya dalmayı kolaylaştırabilir, ama sonrasında uykunun belirgin derecede bölünmesine neden olabilir. Alkol bütün kötülüklerin anasıdır! Azıcığından zarar gelmez deme, trafik canavarı olma!
  • Uykuya dalamadığınız için sinirlenirseniz, uyumak için daha fazla çabalamayın. Sıkıcı bir kitap okuyun veya sıkıcı bir film seyredin. Benim için tarihi kitaplar bunun için biçilmiş kaftan. Evde her daim sanatsal bir film bulundurmalı;)

Bu kadar uykudan bahsettikten sonra söylenecek tek şey kaldı sanırım.. Hepinize iyi uykular…:)

Not : Resimler alıntıdır.

İlk Öğrettiğin Sözcük.. Su..

Benim adım Michelle McNally… Shimla’da bulunan Anglo-Hint bir ailenin büyük çocuğuyum… Bu hikaye, benim ve öğretmenim hakkındadır… Tanrı’nın kusurlu bıraktığı iki insana dair bir hikaye…kaderle savaşan…ve imkansızı mümkün kılan… Benim hikayemdeki dünya farklı… Sesler sessizliğe dönüşür, aydınlık karanlığa… Benim dünyam bu… Ne görülür, ne de duyulur… Benim dünyamın tek bir ismi var : SİYAH. Bu karanlıkta ne kadar yaşayabilirsiniz? Birkaç dakika, saat ,gün?

“Black” filmini Madam Patapuff’un yazısında okuduktan sonra seyretmeye karar verdim. Konusu hakkında çok bilgim olmadan sadece onun bu kadar etkilenmesinden etkilenerek seyrettim ve iyiki de bu şekilde seyretmişim diyorum.  Bayıldım, çok sevdim, önermeye başladım ve devam edeceğim.. Sadece oyuncuların sergiledikleri oyun için bile seyredilebilir bir film.. Filmin kurgusu da bir o kadar seyredilesi… Film Hint-Amerikan ortak yapımı. Ama klasik Hint filmleri canlanmasın aklınızda..  Müzik ve dans içermeyen bir film:) Film Helen Keller’in yaşam öyküsüne dayanmaktadır.

Shimla’da Anglo-Hint bir ailenin ilk kızı olan ve iki yaşında geçirdiği bir hastalık nedeniyle Michelle McNally  görme ve duyma yetisini kaybetmiştir. Baba Paul McNally “Doktor dedi ki Michelle ne görüyor, ne duyuyor.” cümlesini söylediği andan itibaren anne Cathy McNally’nin kelimenin tam anlamıyla dünyası başına yıkılır.  İnanmak istemez, kabullenmez..  Michelle 8 yaşına kadar kendi karanlık dünyasında büyür. Çevresindeki kimse ona yardımcı olamamaktadır. Ancak bu noktadan sonra işler değişmeye başlar. Çünkü artık Michelle’in küçük bir kız kardeşi Sara McNally dünyaya gelmiştir ve  Michelle hem kardeşi hem de kendi için tehlike oluşturmaya başlamıştır. Baba McNally kızının bu durumunu kabul edememektedir. Aradan geçen yıllar da bu durumu değiştiremez. Anne McNally’nin tüm itirazlarına rağmen, Michelle’i enstitüye yollamak ister.  Anne son bir umut, belki bir mucize ister gibi bir öğretmenden bahseder. Son kez baba McNally’ye karşı şansını denemek ister. Michelle’in siyah dünyasına ışık olacak kişidir o.. Debraj Sahai.. Bir öğretmenden daha fazlasıdır Michelle için, arkadaşı, yol gösterici,  dünyayla bağlantısı, sihirbazı ve hatta hayatıdır…

Debraj Sahai’nin kendine has öğretme tarzına anne dayanamamaktadır. Kör ve sağır olan kızlarının zaten yeterince sorunu olduğunu düşündüklerinden yapmayı istediği hiç birşeyi kısıtlamamışlar,  bu nedenle de Michelle bu yaşına kadar hiç bir eğitim almamıştır. Ama bu Michelle yardımcı olmamış aksine bağımlı bir hale getirmiştir. Debraj, Michelle’i gördüğü andan itibaren ona bağımsız olmayı,  sözcüklerden kanat yapıp kendi başına uçmayı öğretmek ister.

Debraj, Michelle’in beline bağlı çanı gördüğünde bunun ne olduğunu sorar. Baba McNally “Bu onun kimliği. Kaybolursa onu sesinden buluyoruz.” cevabına karşılık  “Çocuğunuzu bir hayvan gibi düşünürseniz başkalarının ne yapmasını beklersiniz.” karşılığına “Onu insan yapmak sizin işiniz.” sözleriyle işe kabul edilir. Ancak Debraj’ın ukala ve kendinden emin tavırları baba McNally’nin hiç hoşuna gitmez.  Hatta kendi söylediklerinin engellenmesi otoritesinin sarsıldığını hissettirmiştir. Bu nedenle Debraj’ın işine son vermek ister.

Bu parmaklar, Bay McNally…körlerin gözüdür…dilsizlerin sesidir…sağırların şiiridir. Kaldır, kılıç olsun…yumruk yap, güç olsun. Seni doyurabilir ve tokatlayabilir. Sizi Tanrı’ya da götürebilir…kapıya da.

Baba McNally’nin 20 günlük iş seyahatine çıkması ile Debraj ve anne McNally bir anlaşma yaparlar. Michelle 20 gün boyunca hiç tanımadığı bir insanla hiç tanımadığı bir ortamda kalacaktır.  20 gün boyunca Debraj her gün her saat her dakika Michelle’e yardımcı olmaya çalışır. 20 günün sonunda pek fazla ilerleme kaydedemediklerini düşünürler. Baba McNally’nin eve dönmesiyle debraj eşyalarını toplayıp malikaneden ayrılmak üzereyken işte beklenen  mucize ve sihir gerçekleşir. Michelle’in alfabesi başlar. Herkeste olduğu gibi a, b, c, d, e diye değil; s, i, y, a, h diye.. Bu günden itibaren artık Debraj ve Michelle ortak bir hayat yaşayacaklardır.

Filmler ilgili söylenmesi gereken o kadar çok şey var ki. Oyuncuların performansları ayakta alkışlanacak kadar iyiydi. Michelle’nin her dönemini canlandıran oyuncuların gösterdiği oyunculuk tam anlamıyla müthişti denilebilir. Bu Filmi daha önce nasıl görmemişim,  nasıl seyretmemişim bilemedim. Başka biri için yaşamanın ne demek olduğunu anlatan ve arşivinizde yer alması gereken bir film. Esinlenilen Helen Keller’e, oyunculara, yönetmene, senariste teşekkür etmek gerekli. Kesinlikle izlenilmeli.. İyi seyirler..

Not : Önerdiğim için filmi seyreden ve film resimlerini benimle paylaşan
 kişiye çok teşekkür ederim...

Kaçıııın, içimizde şizofren var!

Bugün Criminal Minds dizisini seyrederken Dr. Reid karakteri annesinin şizofren hastası olduğundan bahsediyordu. Bende biraz bu konudan bahsetmek istedim. Bu konuyla ilgili ilk söylemem gereken şey sanırım çoğunlukla saldırgan değildirler. Hatta aksine içe kapanmaya, sosyal çevrelerinden kendilerini soyutlamaya başlamışlardır. Öz bakımları son derece kötü durumdadır. Hastalık genellikle 20’li yaşlarda başlar. Erkeklerde, kadınlara göre başlama yaşı kısmen daha küçüktür. Kadınlarda ve erkeklerde aynı oranda görülmektedir. Kişiler gerçeklik algısını kaybetmiştir. Düşüncelerinin mantıksız olduğunu kabul etmezler.

Her yıl ortalama 2000-20000 kişiden 1’ine yeni şizofren tanısı konur. Tüm hastaları göz önünde bulundurduğumuzda her 100 kişiden 1’i şizofren hastasıdır. Sağımızda, solumuzda, belki komşumuz ya da kantincimiz..

Sinsi başlayan tipinde, genç içe kapanır, bedeniyle uğraşmaya başlar, kendi kendine gülme, kendi kendine konuşma, garip saplantılar görülebilir. Odasına kapanma, dışarı çıkmama, yıkanmama gibi davranışlar görülebilir. Aile, bu durumu ergenlik bunalımı zannederek üzerinde durmayabilir.

Hastalık genetik geçiş göstermektedir. Hastalık kardeşte ya da ebeveynlerden birinde varsa yaklaşık %10, her iki ebeveynde de mevcutsa yaklaşık %40, tek yumurta ikizinde varsa %50 ihtimalle kişide de gözlenir. Kişilerin yarısı intihar girişiminde bulunur. Farklı tipleri mevcuttur: görsel sanrılar, işitsel sanrılar, büyüklük sanrıları vb.Kişiler ilaç tedavisiyle günlük yaşamlarını normal şekilde sürebilecek duruma gelebilirler.

20-30 yaşlarında genç kadın hasta.. Kendisinin 7 yıldır hamile olduğuna inanmaktadır. Hamilelik süresinin normalde 9 ay olduğunu bilmektedir. Ancak nasıl 7 yıldır hamile olabileceğini sorduğunuzda onun herhangi biri değil Hz. İsa olduğunu bu nedenle bu kadar uzun sürdüğünü söylemektedir.

40’lı yaşlarında evli erkek hasta.. İşitsel ve görsel sanrıları mevcuttur. Gördüğü gölgeler ona kendi derisini yüzmesini söylemektedir. Hastayla konuşurken gerçekten acı çektiğini görebilirsiniz. Acılarının ancak böyle biteceğini düşünen hasta derisini yüzdürebileceği bir yer bile aramıştır.
Bu kişilerin çevrelerinde aileden biri, eşi veya arkadaşlarının bulunması davranış değişikliklerinin erken farkedilmesi açısından önemlidir.Korkulmaması gerekilen, toplumdan soyutlanılmaması gereken, kısmen tedavi edilebilen bir hastalıktır..
Not : Resimler alıntıdır.

Çekilin Yoldan, Sancım Var!!!

 

Tıp dünyasıyla ilgili yazı dizilerimi merakla beklediğini söyleyen Mydestiny için hemen bir yazı yazmak ve bu yazıyı ona ithaf etmek istiyorum:) Öğrencilik yıllarımdan kalma kısacık bir anı;

Karın ağrısıyla nedeniyle 25-30’lu yaşlarında oldukça kilolu bir kadın hasta acile başvurur. Acilde sorulan sorular nedeniyle evli olmadığını ve bakire olduğunu belirtir. Hasta aynı zamanda hastanemizde psikiyatri tarafından takip edilmektedir. Tüm kan tetkikleri yapılır ancak belirgin bişey bulunamaz. Ağrı gittikçe sıklaşmakta ve şiddetlenmektedir. USG istenir. Yer yer kistik, yer yer solid kitle şeklinde raporlanır. Acilde bir sonuca varılamayınca genel cerrahi tarafından değerlendirme istenir. Onlarda belirgin bir şey bulamayınca hasta servise yatırılır ve tanısal amaçlı ameliyata alınmasına karar verilir.

İntörn doktor bilgilerini almak için hastanın yanına gittiğinde şikayetlerinin arttığını öğrenir. Bir süre sonra telaşla asistan odasına dalar. Telaşla “Abi hemen yetişmen lazım” der. İkisi birlikte hastanın odasına girdiklerinde doğumun çoktan başladığını görürler. Genel cerrahi asistanı doğumu yaptırır. Bebeği anneye vermek istediğinde “Neden onu bana veriyorsun, bu benim çocuğum değil ki” cevabını aldığında şaşırır. Bir kaç kez daha aynı şey tekrarlandığında asistan çıldırma noktasına gelir ve sesi koridorda yankılanır “Nasıl senin değil? Az önce benden çıkmadı ya bu, senden çıktı”. Herkesin yorumsuz kaldığı andır:) Sonunda annenin yakınları bebeği kabul eder ve bizim asistan baba olmaktan kurtulur:)

Not : Resim alıntıdır.

Ödüller Sahiplerini Buluyor;)

“Çok Yönlü Blogger Ödülleri” kapsamında ödül dağıtımına bende katılıyorum. Gelen ilk ödülüm en güzeli:) Bu güzel mimde unutulmamak gerçekten güzel, bu yüzden en büyük teşekkürler Mydestiny‘e ;)). Şimdi asıl konuya gelelim; mimle ilgili iki basit kuralımız var;

  • Bu ödülü bize layık gören kişiye teşekkür edip bloğunun linkini paylaşıyoruz. Mydestiny‘e tekrar teşekkürlerimi iletmek istiyorum:)
  • Hakkımızda bilinmeyen 7 gerçek yazıyoruz. İşte burası en zor kısmı sanırım.. Hadi başlayalım:)

Veeee karşınızda ben..:) ;

  1. En belirgin özelliğim inatçılık;) Çevremde bu konudan çok şikayetçi olan kişiler mevcut. Ama elimde değil, çocukluğumdan beri böyleyim..
  2. Tam bir uyku tulumuyum. Köşe minderi modunda yatağımdan çıkmadan yaşayabilirim. 24 saatlik aralıksız uyuma rekorum mevcut;) Çok berbat bir yol arkadaşıyımdır. Gezmeyi çok sevsem de uzun yol otobüslerinin kokusundan mıdır nedir, bindiğim anda uykum gelir. Çoğu zaman molalarda bile inmem uykum dağılmasın diye.. Bkz. uyku tulumu:)
  3. Teknolojiyi sevsem de telefon kullanmayı pek sevmiyorum. Bazen günlerce telefonuma bakmadığım oluyor desem yeridir. Mesajlarına cevap vermediklerim için bir kez daha kusura bakmayın;)
  4. Çaykolik olduğum söylenebilir. Günde 20 kupaya kadar çıkabilirim. Bu yüzden kan demir değerlerim yerlerde olsa da, bacağıma demir eksikliği nedeniyle kramplar girse de vazgeçemiyorum. Bağımlılığımı geçirebilecek önerilere açığım:)
  5. En sevdiğim çiçek kaktüstür. Tamam bir çoğunuza garip gelebilir ama küçüklüğümden beri evimizde çeşit çeşit kaktüsümüz vardı. Haliyle çok sever oldum bende. Ve gülden bir çiçek olarak nefret ederim. En büyük hata bana gül getirmek olur sanırım;)
  6. Kahveyi çok sevmesem de, gerçekten kahve içmekten en keyif aldığım yer Genius’un yanıdır. Hele beraberinde tavlada varsa değmeyin keyfimize..
  7. Mutfakta vakit geçirmekten çok keyif alıyorum. Sinirlendiğimde, keyfim yerinde olduğunda, yeni bişeyler deneme modunda olduğumda kendimi mutfakta buluyorum. Yeni tarifleri denemeyi seviyorum. Hatta bu durumu biraz abartıp mutfağı yakmışlığım da mevcut:)

Şimdi sıra ödüllerin dağıtılmasında:) Bunlar ilk ödüllerim ve her biri birbirinden kıymetli kişilere gidiyor.

  • Mydestiny : Ah ah sana bu ödülü verirken ne desem az kalır. Beni sanal alemde meşhur eden, en fanından Tae’kolik, sağlam bir VIP, usta bir Photoshop’çu.. En muhteşem ödülüm sana:)
  • Metropol Günlüğü :  Mydestiny’i saymazsak ilk tanıştığım blog.. Kendisi her yerde.. Her şeye yetişebilme enerjisine hayranım. Tam bir Tae’kolik ve oda bir VIP;) Yazdığı yazıları okumak çok eğlenceli. Günlük olaylar, diziler ve daha niceleri.. En güzel ödülüm senin için:)
  • Genius : Sosyal hayatımdaki en yakın erkek arkadaşım. Aslında ona arkadaş demek haksızlık olur, aileden biri:) Blog konusunda bizle uğraşmasına rağmen dayanamayıp kendi de bu aleme dahil olanlardan:) Yazı yazmak konusunda biraz tembel olsa da çok keyifle okunacak yazılar yazmaya devam edeceğine eminim. Kendisi aynı zamanda azıcık da Mydestiny’nin abisi olur:)) En özel ödülüm sana:)
  • Canlina : Dizi zevkimizin benzer olduğunu düşündüğüm ama yazı yazmak konusunda benden hızlı davranan, yazılarına yorum yapmaktan keyif aldığım, benim gibi yeni bloggerlardan Canlina; seyir defterindeki yeni ve güzel yazılarını sabırsızlıkla bekliyorum.. Ama bu sefer ben senden hızlı davranıp yazıcam:) En yeni ödülüm senin için;)
  • Kore Delisi : Geç keşfettiğim ama keşfettikten sonra okumaktan çok keyif aldığım blogların en başında gelir. Yeni yazılarını, keşfettiğin yeni yetenekleri okumak için sabırsızlanıyorum. En yetenekli ödülüm sana geliyor:)
  • Sevgili Günlük : Renkli, eğlenceli, öğretici, okunası, sürekli takip edilesi, hayran kalınası.. En beğenilesi ödülüm size Ç4:)
  • Hikaruivy : Yazılarını okurken çok eğleniyorum. Samimi ve içten olunca okumakta oldukça keyifli ve eğlenceli oluyor. Adı gibi reprenkli bir dünyada buluveriyorsunuz kendinizi.. Bir çırpıda okuyorsunuz yazılarını:) En samimi ödüllerimden biri de senin için;)
  • Makinosev : So Jib Sub bakınız Makinosev.. Başka kaynağa gerek yok:) Sadece So Jib değil tabiki müzik, dizi, hayat ve daha diğerleri:) Bir kez okuduktan sonra takipçisi olursunuz.. Bir itiraf, ismine bayıldım “Kaktüs Çiçeği”. En karmaşık ödülüm senin için:)
  • Madam Patapuff : Oda benim gibi yenilerden ve yine benim gibi fotoğraf tutkunu.. Profesyonel makine konusunda biraz kıskançlık duysamda, en parlak ödüllerden biri sana:)
  • Mavi : Kendine has yazım dilini seviyorum. Yazılarını okurken sanki bilgisayarın karşında değilim de arkadaşımla sohbet ediyormuşum hissine kapılıyorum. En içten ödüllerden biri de senin için:)

Zorlu ve tacizsiz bir ödül töreninin sonuna geldik.. İlk defa katıldığım mimde verdiğim ödüller umarım sizin içinde özel olur:)

Not : Resimler alıntıdır.

Bir Oturumda İki İsteme

İnsanın en yakın arkadaşının isteme töreni hem çok eğlenceli ve heyecanlı hem de çok yorucu oluyormuş. 10 yıldan uzun bir süredir birbirimizi tanırız. Ama evlenmeye karar vermesine ve nişanlanmış olmasına hala inanamıyorum diyebilirim:)

Evlilikle ilgili çok fazla bilgisi olmayan ben, gelin kızın sağdıcı oldum. Erkek tarafı Mersin’i çok bilmediği için bütün gün ben eşlik ettim onlara ve kız isteme öncesi neler yaşandığına yakından şahit oldum. Çikolata nerden alınır? Çiçek nasıl yaptırılır? Hepsini ve daha nicelerini öğrendim..

Sabah 10 gibi erkek tarafı Eskişehir’den Mersin’e geldi. Onları ben karşıladım. İlk işimiz hanımları kuaföre götürmek oldu. Hazırda aklınızda bir kuaför olmalı! Burdan sonra isteme çikolatası yaptırmaya gittik. “Gondol” denilen çikolatayı hazırlamak en az 1 saat sürermiş meğer.. Ben daha hızlı hazırlanır diye düşünmüştüm ama olmazmış. Biz de bu fırsatı değerlendirip çiçeği yaptıralım dedik. Bizim kız beyaz gül sever. Bu nedenle ben de kız tarafının temsilcisi olarak çiçeğin güllerden oluşmasını istedim. İstemez olaydım dedirtti Mersin’deki çiçekçiler… 5 farklı çiçekçiye gittik bırak gülü ellerinde neredeyse hiç çiçek kalmamış. Bizimkiler öyle bir gün seçmişler ki çiçek mezat günüymüş o gün. Öğretmenler günü sonrası ellerinde hiç çiçek kalmamış ve o gün öğleden sonra gelecekmiş çiçekler. Çiçek bulurum diye düşünmeyin çiçekçinizi de kesinlikle hazırda bulundurun derim, yoksa sizde benim gibi çiçekçi çiçekçi gezmek zorunda kalırsınız:) Sonunda bir çiçekçi bulduk.. Samanlıkta iğne bulmaktan farksızdı resmen benim için. İnsan çiçekçide çiçek bulduğu için sevinir mi? Biz normal olanı bulduk diye sevinçten deliye döndük resmen:) Sonunda çiçeğimizde hazırlandı.. Ama çiçek yaptırırkende dikkat edilmesi gerekenler varmış. Ben ilk defa duydum; çift sayıda yaptırılmazmış çiçek. Çiçeği aldıktan sonra eve gitmeden önce gülleri saymaya başladık kontrol için.. Bizim kız sorun çıkarmasın diye:) Çift sayı çıktı, tekrar sayıldı, yine çift.. Sonucunda benim de bir beyaz gülüm oldu:) Tatlımızı da aldıktan sonra herşey tamamlandı. Kıyafetler değiştirildi. Artık istemeye hazır hale geldiler. Erkek tarafından Enişte Bey kızımızı isteyecekti. Çok heyecanlı olduğu için oturur oturmaz sanki bunu bekliyormuş gibi hemencecik kızımızı istemiş. “İstemiş” diyorum çünkü biz şahit olamadık. Eee haliyle şakayla karışık bunu kabul etmeyiz kahvelerle bir daha isteyeceksiniz dedik:) Sonunda isteme töreninin en sevdiğim kısmı geldi. Damadın kahvesinin hazırlanması:) Damadın kahvesi benim elimden çıktı. Bir tatlı kaşığı tuzla hazırlanmış enfes orta tuzlu kahve;) Bizim damat zift gibi kahve içmeye alışık olduğu için hiç zorlanmadan içti. Hatta bana emin misin tuz kattığına diye sormaya başladılar. Biz damadın ifadesiyle eğlenmeye hazırlanırken o bizim şaşkınlığımızla eğlendi resmen;) Adet yerini buldu, kahvelerimizi içerken kızımızı tekrar istediler. İki kez istenince bizim kız azıcık şımardı-haklı olarak:) Sonunda yüzükleri takıldı. Alkış, tebrik, kutlama.. Erkek tarafını yolcu ettikten sonra keyifli bir yorgunluk kaldı sadece. Eğlenceli ve keyifli bir nişandı.

Son olarak bu çiftin aldığı bir karardan bahsetmek istiyorum. Evlendikten sonra soyadı değişiminden… Bizim kültürümüzde kadının erkeğin soyadını alması gerekliliği tartışılmaz bir gerçek gibi durmakta. Ben en azından şimdiki düşünceme göre herkesin kendi soyadını kullanmasında bir sakınca olmadığını düşünüyorum. Ama bizim kız daha yaratıcı bir çözüm bulmuş. Madem biz evlenince ben senin soyadını da aldığımda iki soyadım olacak o zaman aynı şekilde sen de benim soyadımı al ve ikimizinde iki soyadı olsun demiş. Mümkün müdür değil midir bilemem ama öneriyi beğendim. Ama daha çok beğendiğim şey damat adayının bunu kabul etmiş olması;) Beyler örnek almanız gereken bir davranış. Madem soyadı bir aile olmanın sembolü o zaman iki tarafta bunu kabul etmeli.

Çok sevdiğim, yanlarında çok eğlendiğim bu iki güzel ve yaratıcı insana ömür boyu mutluluklar..

Not: Resimler alıntıdır.

Öğretmenler Gününde İntihar..

Sabah gözümü açtığımda babam çoktan okula gitmiş, derslere girmiş, 24 Kasım kutlamasını yapmış ve gelmişti. Aslında anlattığı bişeyler ilgimi çektiği için uyandım desem daha doğru olur. Bugün okulda yaptıkları törenden sonra öğrencilerinden biri 2. katın penceresinden intihar (!) amaçlı kendini aşağı atmış. Merak etmeyin gayet iyi, tabi muhtemelen kırık bir bacak ve onun için endişelenmiş aile üyeleri ve arkadaşlarını saymazsak.. Derdi nedir bilmiyorum tabiki, ya dersleri kötüdür ya erkek arkadaşıyla sorunludur ya da ilgi çekmeye çalışıyordur. Akılsızım; ordan atladığında ölmeyeceğini biliyorsun ama yine de bunu yapıyorsun. Sana başka ne denir bilmiyorum.

Acilde özellikle kış dönemlerinde ve okul kapanmasına yakın dönemlerde-ki bunu karneye bağlıyoruz-bolca intihar girişiminde bulunan genç gelirdi. Genellikle ilaç içmeyi tercik ederlerdi, yüksekten atlayanına ben ilk kez şahit oluyorum. Hocalarımız da kızların genelde ilaç içmeyi tercih ettiklerinden bahsetmişti. Kadın milleti işte öldükten sonra bile kötü görünmek istemez, bu yüzden genelde fiziksel bütünlüklerini bozacak şeyleri intihar amaçlı pek tercih etmezler demişlerdi; yani yüksekten atlamaz, kendini tren altına atmaz.

İntihar amaçlı gelmiş bir hasta; tabiki bilmediği için annesinin ilaçlarını falan içmiş çocuklardan bahsetmiyorum burda.. Amaca yönelik hareketlerden bahsediyorum. Ailesi çoğu zaman panik halde, korkmuş, o an söylediğin hiçbir şeyi anlamayacak durumda oluyor. Bu durumda hasta yakınları lüften hastanede daha serin kanlı olabilecek ve hastanın özgeçmişiyle ilgili sorunlarını bilen bir yakını bulunsun. Eğer intihar edenin yakınında, çevresinde boş ilaç kutuları veya şüpheli kutular varsa hepsini yanına alsın. Çünkü ne içtiğini bilmeden yardımcı olabilmek daha zor oluyor. Zehir danışmaya bilgi vermek için hangi ilaçtan ya da hangi maddeden ne kadar aldığını, ne kadar zaman önce aldığını bilmek gerekiyor.

Şimdi sıra iş doktorda; burda görüş ayrılıkları mevcut. Bir görüşe göre bunu yapmak için altta yatan mutlak bir sebep vardır ve psikiyatri tarafından değerlendirilmeli, hastaya nazik davranılmalıdır. Diğer görüşe göre ise bu hastanın her deliğinden gerekti tıbbı aletlerle müdahele edilmelidir. N/G, idrar sondası vb.  Hasta böyle bir durumla tekrar karşılaşmak istemeyeceği için bunu tekrarlamayacaktır. İki görüşünde kendine göre haklı yönleri mevcut bence; kişiye göre uygulanmalı.. Hastalık yoktur, hasta vardır.

Bu yaz Mydestiny ile konuşurken bir çok intihar etme yönteminden bahsetmiştim. Senle konuşan intihara sürüklenir demişti:) Tabiki bunlardan bahsetmeyeceğim, neme lazım belki burdan esinlenenler çıkar!!!Ama intihar eden bir hastadan bahsetmeden geçemeyeceğim. Acile yine telaşla getirilen genç bir kız, bir kutu hap içmiş diye ailesi panik halde. Ne içtiğini soruyoruz, bilmiyorlar. Birini evden ilaç kutusunu getirmesi için geri yolluyoruz. Gelen kutu C vitamini kutusu!!! İntihar amaçlı bir kutu vitamin…

Sonuç olarak gençler intihar etmeyin. Hele öğretmenler gününde, sizden sorumlu onlar iken böyle acı bir tecrübe yaşatmayın!

Not: Resimler alıntıdır.

Size (!) “baba” diyebilir miyim?

Bir yerlerden erkeklerin çocuk sahibi olmadan büyümediğine dair bir şeyler duymuştum. Ben tam olarak katılmıyorum aslında bu söze; çünkü erkekler çocuk sahibi olduktan sonra bile hala öyle davranıyorlar. Kızmayın beyler gerçek bu.. Daha önce hiç çocuk bakmamış bir erkeğe bebek emanet etmek kızgın yağa su dökmek gibi bir şey, hele bu sayı 3’e çıkarsa…gerisini hayal gücünüze bırakıyorum;)

Üç baba ve bir anne (Three dads and one mom) dizisi romantik komedi tarzında, eğlenceli bir dizi. Bunu spoiler vermeden anlatabilmem mümkün müdür bilmiyorum. Bu diziyi seyrederken acaba çevremdeki erkekler tek başına çocuk bakmaya kalksa nasıl olur düşüncesinden kendinizi alamayıp çok eğlenecekseniz:)

Song Na Young (Kim Yoo Jin) ve Jeong Seong Min (Yoon Sang Hyun)’in mutlu bir evlilikleri vardır. Na Young sadece Seong Min ile değil sanki diğer 3 arkadaşıyla da evlenmiş gibidir. Gençlik zamanlarından beri sevinci, üzüntüyü birlikte paylaşmış 4 samimi arkadaş her hafta bir araya gelir, daha doğrusu bu yeni evli çiftin evini istila edip sabaha kadar içip evi birbirine katarlar.

Bütün bunlara rağmen her yıl evlilik yıldönümlerini hatırlayıp her sene için bir gül getirecek kadar da düşüncelilerdir. Na Young ile bu 3’lü çok anlaşamasa bile Seong Min için birbirlerine saygılı davranırlar. Na Young çocuk sahibi olmak ister. Doktora gitmelerine rağmen hala çocuk sahibi olmamaları sürekli evde tartışma nedeni olur.

Seong Min yine böyle bir tartışmanın ardından arkadaşlarıyla içerken onlara çocuk sahibi olamayacağını söyler. İşte o zaman bir fikir atılır ortaya.. Neden sperm bankasına başvurmuyorlardır? Gecenin sonunda bu fikir Seong Min’in aklına yatar ancak bazı küçük değişikliklerle!

Hiç tanımadığı birinden çocuk sahibi olmaktansa çok sevdiği bu 3 arkadaşından birinin çocuğunu kendi çocuğu gibi büyütmek daha mantıklı gelir. Önce karşı çıkmalarına rağmen Seong Min’in ısrarı üzerine 3’ü de bu durumu kabul eder. Alkolün etkisi geçtikten sonra sözlerinden dönmemeleri için de onlara bir anlaşma imzalatır.

Çocuk sahibi olmak için herşey hazırdır. Hiç kimse biyolojik babanın kim olduğunu bilmeyecek ve bunu araştırmayacaktır. Ölene kadar 4’ü arasında bir sır olarak kalacaktır. Son dakika arkadaşları bu durumdan vazgeçer. Seong Min istemesede arkadaşlarının isteğini kabul eder.

Bir mucize gerçekleşir. Na Young’un gökten bir hediye olan Ha Seon’a hamile olduğunu öğrenirler. Ancak kötü bir olay yaşanır. Seong Min bir trafik kazasında hayatını kaybeder. Na Young ve bebeğine artık bu 3 amca göz kulak olacaktır. Seong Min’in eşyalarının arasından buldukları bir kaseti amcalar seyrederken, Seong Min’in Ha Seon için bu videoyu çektiğini görürler.

Seong Min, Ha Seon’un dünyaya gelmesinde amcaların çok güzel bir hediyede bulunduğundan bahsediyordur. Bunu seyreden amcaların her biri artık birer baba adayıdır!

Sorumluluk hisseden babalar Na Young’un tüm zor zamanlarında yanında olmaya çalışırlar. Babası yüzünden evini de kaybeden Na Young babaların yanına taşınır.

Ha Seon’la her biri sanki kendisi gerçek babaymış gibi ilgilenmeye başlar. Ancak Ha Seon hepsine baba diye hitap ederse karışıklık olacaktır. Bu yüzden artık üçününde yeni birer ismi vardır… Appa, Papa, Daddy…

Appa; Na Hwang Kyung Tae (Shin Sung Rok) bütün gün suçlularla uğraşmasına rağmen içlerindeki en saf ve temiz kalpli olanıdır. Yufka yüreklinin karşılığı olan bir polistir. Ha Seon’un kreşte kalmasına gönlü razı gelmez. Hatta onu zorda kaldığı halde yine de polis karakoluna bile götürür. En başından itibaren Ha Seon’un gerçek babasının kendi olduğunu söyler. En yoğun kendi çalıştığı için Ha Seon’la en az o vakit geçirir. Bu yüzden diğerlerini kıskanmaya başlar.

Papa; Choi Kwang Hee (Lee Hyun Kyoon) oldukça çapkın, eğlenceli, içlerinde en anlayışlı, özgürlüğüne son derece düşkün, serbest çalışan bir karikatüristtir. Kuyumcu bir annesi vardır. Ha Seon’un göbek bağını kesen, evde çalıştığı için Ha Seon’la en fazla vakit geçiren kişidir. Aslında bu başlarda çok zor gelse de, zaman geçtikçe bundan keyif almaya başlar.

Daddy; Han Soo Hyun (Jo Hyun Jae) lakabı cimri olan, herşeyin önce parasal kısmını düşünen, parası olmayan bir kıza dönüp bakmanın bile mantıksız olduğunu söyleyen, sevgilisini telefonuna gelecek vaad eden geleceği diye kaydeden, hayattaki amacı zengin bir iş adamının kızıyla evlenip hayatının geri kalanını rahat geçirmek olan bir finansmandır.

Ha Seon babaların hayatlarındaki ilk sırayı almıştır. Hepsinin önceliği olmuştur ve ilk aşkı.. Her aşk gibi bu da oldukça zordur. Geceleri uykudan uyandıran ağlama, altının temizlenmesi, mamasının hazırlanması, gazının çıkarılması.. Ve her aşk gibi bununda oldukça güzel anları vardır.. Doğumu, gülümsemesi, ilk sözcükleri, ilk adımları..

Seyrederken gülmek bu dizinin vazgeçilmezi olacak. Babaların Ha Seon’a bakmak için yaptıkları fedakarlıklara bayılacaksınız. Bir bebeğin büyürken sorunlarında büyüdüğünü, ateşle barutun yan yanayken neler olabileceğini göreceksiniz.

Mydestiny bu diziyi izleme listene almalısın:) iyi seyirler…